-1- ÖLÜM
De ki: “Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm,şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma Suresi, 8)
GİRİŞ
Ölüm sizi her an yakalayabilir. Kimbilir o an, belki de şu andır ya da size çok yaklaşmıştır. Belki de bu satırlar ahlakınızı yeniden düşünmeniz için ölümünüzden önce size tanınmış son bir fırsat, son bir hatırlatma, son bir uyarıdır. Siz bu satırları okurken bir saat sonra hayatta kalacağınızdan emin olamazsınız. Bir saat sonra hayatta olsanız bir sonraki saate erişeceğinizin hiçbir garantisi yoktur. Saat değil bir dakika, hatta bir saniye sonra bile hayatta olacağınız kesin değildir. Bu kitabı sonuna kadar okuyup bitireceğinizin de hiçbir garantisi yoktur. Ölüm size, büyük bir ihtimalle, bir dakika öncesinde ölmeyi hiç aklınızdan geçirmediğiniz bir anda gelecektir. Mutlaka öleceksiniz, tüm sevdikleriniz de ölecek, sizden önce ya da sonra mutlaka ölecekler. Bundan 100 sene sonra dünya üzerinde sizin tanıdığınız hiçbir canlı insan kalmayacak. Her insanın, kendi hayatı hakkında bitmek tükenmek bilmeyen planları vardır. Liseyi bitirmek, üniversiteye girebilmek, mezun olmak, iş sahibi olmak, ev sahibi olmak, evlenip çoluk çocuk sahibi olmak, çocuğunu büyütmek, emekli olmak, huzurlu bir hayata kavuşmak gibi... Bunların dışında, herkesin, kendi içinde bulunduğu durum ve şartlara göre daha binlerce konuda çok kapsamlı plan ve tasarıları vardır. Oysa bu planların hiçbirinin gerçekleşeceği kesin değildir. Buna karşın ölüm, yüzde yüz gerçekleşecektir. Yıllarca çalışıp çabalayıp üniversiteye giren bir öğrenci okuluna giderken ölebilir. Ya da yeni işe giren bir kişi işine giderken veya evlenenler düğünden dönerken ani bir trafik kazası sonucunda ölebilirler. Başarılı bir iş adamı ise, işlerini çabuk halledebilmek, gideceği yere daha çabuk ulaşıp vakit kazanmak ve daha çok şeyler yapabilmek için uçak yolculuğunu tercih eder. Fakat uçak kaza düşebilir ve hayatı hiç düşünmediği şekilde son bulabilir. Geriye kalan planlarını gerçekleştiremeden, bir daha asla tamamlanmayacak bir şekilde yarıda bırakarak, dönüşü olmayan bir yere giderler... Oysa o gittikleri yer için hazırladıkları hiçbir planları yoktur. Gerçekleştiremeyecekleri planları yıllarca en ince ayrıntısına kadar düşünmüşlerdir, ama gerçekleşeceği kesin olan ölüm hakkında hiçbir şey düşünmemişlerdir. Peki akla ve bilince sahip bir insan hangisine öncelik vermelidir? Gerçekleşeceği kesin olan hakkında mı, yoksa olmayan hakkında mı plan kurmalıdır? İnsanların bir kısmı, kesin olmayana önem verirler. Hayatın hangi safhasında olursa olsun bütün planlarını, gelecekte daha iyi ve daha mükemmel bir hayata kavuşabilmek için yaparlar. Eğer insan ölümsüz olsaydı, bu davranış gerçekten de mantıklı olacaktı. Fakat bütün planlar, ölüm denen mutlak sona mahkumdur. Bu nedenle, kesin olan ölümü bırakıp kesin olmayanları önemsemek, kesinlikle akıl dışıdır. Ama insanlardan bazıları, akıllarını kaplamış garip bir gaflet hali nedeniyle bir türlü bu açık gerçeği fark edemezler. Uzun yıllar yaşayacaklarını hatta hiç ölmeyeceklerini varsayarak sadece dünyada belirledikleri hedeflere ulaşmak için çabalarlar. Ölümle birlikte başlayacak olan gerçek hayatlarını düşünmezler. Ona yönelik bir hazırlık yapmazlar. Hesap günü bu gerçekle yüz yüze kaldıklarında ise telafisi olmayan bu büyük hatadan dolayı çok derin bir pişmanlık duyarlar. Bu kitap, insana bu çok önemli gerçekleri düşündürmek ve hızla yaklaşan büyük olayı haber vermek için yazılmıştır... Bu büyük olay, kesindir. Dolayısıyla, düşünmekten kaçmak, hiçbir şekilde çözüm değildir.
GAFLETİN KALIN PERDESİ
İnsan bencil yaratılmıştır ve kendi çıkarlarını ilgilendiren şeyler hakkında son derece hassastır. Ancak her konuda kendi çıkar ve menfaatlerini en ince ayrıntısına kadar düşünen ve hesaplayan insanın doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren ölüm konusunda kayıtsız ve umursuz olması son derece hayret vericidir. “Kesin bilgiyle iman etmeyenler”e özgü olan bu ruh halini Allah, Kuran’da tek bir kelimeyle tanımlamıştır: “Gaflet”. Gafletin anlamı, şuurundaki bulanıklık ve kapalılıktan ötürü, bir insanın gerçekleri tam olarak algılayamayıp, sağlıklı değerlendirmeler yapamaması ve buna bağlı olarak, gereken sağlıklı tepkileri verememesidir. Bir ayette Allah şöyle buyurur:
İnsanların sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)
Ölümcül, çaresiz bir hastalığa yakalanan birisinin öleceğine kesin gözüyle bakılır. Fakat ona bu gözle bakanların da er ya da geç ölecekleri kesindir. Gaflet yüzünden, işin bu yönü bu tarz kişilerin aklına gelmez. Oysa belki de ölüm, kendisini bu “ölümcül hasta”dan çok daha önce, hiç ummadığı bir anda yakalayacaktır. Yakınları, ölüm döşeğindeki hastalarının durumuna üzülürler. Ama bir gün kesinlikle ölecek olan kendilerine de üzülmek akıllarına gelmez. Oysa, bir olayın eninde sonunda gerçekleşeceği kesinse, bunun yakın ya da uzak olması verilen tepkiyi değiştirmemelidir. Eğer ölmek üzere olanlar için üzülmek gerekiyorsa, yalnızca ölüm anında değil herkes birbiri ve kendisi için şimdiden üzülmeye başlamalıdır. Ya da içinde bulunduğu gafleti yırtmalı, ölümün gerçek anlamını kavramalıdır. Bunun için de, öncelikle gafleti doğuran sebepleri tanımak yararlı olabilir.
Gafletin Nedenleri
- Tefekkür ve akletme eksikliği: Bazı insanlar ciddi konular üzerinde düşünmeye pek alışık değildir. Düşünmeden yaşamaya alışık olduklarından, ölümü de çok uzak görürler. Günlük sorunların, zihinlerini yeterince meşgul ettiğini düşünürler. Küçük konularla o dar zihinlerini doldurur, küçük sorunlarda boğulur ve ölüm gibi önemli konuları düşünemezler. Herhangi birinin ölümüyle karşılaştıklarında ya da ölümle ilgili bir konu açıldığında, “Allah gecinden versin, Allah kimsenin başına vermesin, Allah sıralı versin...” gibi sözlerle kendilerini avutur, konuyu en kısa zamanda, yine düşünmeden geçiştirmeye çalışırlar.
- Yaşamın karmaşa ve hareketliliği: Yaşam öylesine akıcı ve hareketlidir ki kendini olayların akışına kaptıran insan özel bir çaba göstermezse, eninde sonunda kendisini yakalayacak olan ölüm gerçeğini göz ardı edebilir. Bu durum, özellikle imana sahip olmadığı için kader, tevekkül, Allah’a teslim olma gibi kavramlara yabancı insanlar için geçerlidir. Bu gibi insanlar kendilerini bildikleri andan itibaren kendi deyimleriyle “dünyalarını kurtarmaya” bakarlar. Bu tip insanlar sürekli yeni dünyevi planlar, çıkarlar, hedefler peşinde koşarlar; bunlarla oyalanmaktan ölümü düşünmeye fırsat bulamazlar Hiç ummadıkları bir anda da hazırlıksız ve şaşkın bir şekilde ölüm gerçeğiyle karşılaşırlar. Ama artık çok geçtir.
- Doğum yanılgısı: Gafletin sebeplerinden birisi de doğumun varlığıdır. Her gün doğumlar ve ölümler olur. Yeryüzünün nüfusu hiç eksilmez, hatta günden güne artar. İnsan kendisini bu döngünün etkisine kaptırınca sanki doğumlar ölümleri telafi ediyor, yaşam böylece dengeleniyor gibi bir yanılgıya kapılabilir. Bu da ölüme karşı bir gaflet perdesi oluşmasına sebep olur. Oysa şu andan itibaren hiçbir doğumun gerçekleşmeyeceği bir döneme girsek, insanların birbiri ardına öldüğünü ve dünya nüfusunun hızla sıfıra doğru gittiğini görsek... İşte o zaman ölüm insana tüm dehşetiyle kendisini hissettirir. İnsan etrafındakilerin birer birer eksildiğini görür ve kaçınılmaz sonun er geç kendisine de geleceğini kesin olarak fark eder. Aradan yıllar bile geçse, hala hayatta olanlar ertesi gün sıranın kendilerine gelip gelmeyeceği endişesiyle yatarlar. Ölüm bir an bile akıllarından çıkmaz. Halbuki olayın aslı da bundan farklı değildir. Yeni doğanların öleceklere hiçbir etkisi yoktur. Bu, yalnızca psikolojik bir yanılgıdan ibarettir. Günümüzden 150 yıl önce yaşayanlardan bugün hiçbiri hayatta değildir. Kendilerinden sonra doğanların bu kişilerin ecellerine hiçbir faydası dokunmamıştır. Aynı şekilde 100 yıl sonra da şu anda yaşayan insanlardan hemen hemen hiçbirisi kalmayacaktır. Çünkü dünya bir tür durak yeridir; sürekli dolar ve boşalır.
Kendini Kandırma Yöntemleri
Ölümü göz ardı ettiren ve gafleti doğuran nedenlerin dışında bir de insanların kendi kendilerini avutmak için kullandıkları savunma mekanizmaları vardır. Bu kendini kandırma yöntemlerini birkaç madde halinde inceleyebiliriz.
- Yaşlılık dönemine erteleme düşüncesi: Bu savunma mekanizması gençlerde ve orta yaşlılarda görülür. Bunu kullanan insan, genelde 60-70 yıl yaşayacağını hesaplar ve ancak ömrünün son yıllarını bu tür konulara ayırmaya karar verir. Böylece, ölüme ve öbür dünyaya hazırlanmak için de yaşamından bir pay ayırmış olduğunu düşünür ve vicdanını rahatlatır. Halbuki bir saniye sonra yaşayacağının bile garantisi olmayan, daha ne kadar yaşayacağını, nerede ve ne zaman öleceğini asla bilmeyen bir insanın böyle uzun vadeli, sonuçsuz hesaplar yapmasının ne büyük bir gaflet olduğu ortadadır. Her gün etrafında kendisiyle yaşıt hatta daha genç pek çok kişi ölür. Gazeteler ölüm ilanlarıyla doludur. Televizyonlarda her gece birçok ölüm haberi izler. Çoğu zaman, büyük küçük, kendi yakınlarının ölümlerine tanık olur. Fakat etrafındaki insanların bir gün hatta belki de yarın, kendi ölümüne de tanık olacaklarını, kendi ölüm ilanını okuyacaklarını aklına getirmez. Kaldı ki, o beklediği “yaşlılık” sınırına kadar yaşasa bile bir şey değişmeyecek, sahip olduğu zihniyeti değiştirmediği sürece, ölümle karşı karşıya gelene dek erteleme mantığını sürdürecektir. Allah bir ayette şöyle buyurur:
Ertelemek ancak inkarda bir artıştır… (Tevbe Suresi, 37) -”Cehennemde cezamı çeker ve çıkarım” mantığı: Toplumda oldukça yaygın olan bu görüş, gerçekte doğru bilinmemektedir. Kuran’ın hiçbir yerinde bir süre Allah’ın dilemesi dışında cehennemde ceza görüp, sonra bağışlanarak cennete alınanlardan söz edilmez. Tam tersine, konu ile ilgili tüm ayetlerde, kıyamet günü müminlerin ve inkarcıların kesin bir biçimde ayrılacakları, müminlerin ebediyen cennete girecekleri, inkarcıların ise ebediyen cehenneme, aşağılık bir azabın içine sürülecekleri ve Allah dilemedikçe oradan çıkamayacakları bildirilmiştir:
Dediler ki: “Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir.” De ki: “Allah Katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-82)
Bir diğer ayette şöyle denir:
Bu, onların: “Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak” demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran Suresi, 24)
Cehennem, insanın hayal gücünün alamayacağı kadar büyük acıları yaşayacağı bir yerdir. Cehennem Allah’ın “Kahhar”, “Cebbar” sıfatlarının en şiddetli tecelli ettiği ve dünyadaki hiçbir azapla kıyaslanamayacak azaplarla dolu, korkunç bir ortamdır. Parmağının ucu yanınca bile canı çok acıyan aciz bir insanın rahat ve umursuz bir şekilde böyle bir azabı belirli bir süre için bile olsa göze aldığını söylemesi, akletmediğinin açık bir göstergesidir. Allah’ın azabını hafife alan, sonsuz azap çekme ihtimalini rahatlıkla karşılayan bir kimse gerçekte Allah’ın kadrini gereği gibi takdir edemeyen, akledemeyen bir insandır.
-Ben zaten cennete gireceğim mantığı: Kendilerinin mutlaka cennete gireceğini iddia eden insanlar vardır. Dünyada iyilik olarak tanımladıkları ufak tefek birtakım şeyleri yaparak ve kötülük olarak tanımladıkları birtakım şeylerden uzak durarak, cennete gideceklerini sanırlar. Din hakkındaki bilgileri kulaktan dolma, hurafelerle dolu safsatalardan öteye geçmeyen bu insanlar, gerçekte Kuran’da tarif edilen güzel ahlakla hiçbir ilgisi olmayan, kendi uydurdukları bir din anlayışına sahiptirler. Sorulduğunda kendilerini “Müslüman” olarak tanıtabilirler. Oysa Kuran’a göre bu inanca sahip olan kişiler Allah’a birçok şeyi ortak koştukları için gerçek Müslümanlar değillerdir. Kehf Suresi’nde böyle bir insanın durumu şöyle anlatılır:
Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: “Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.” Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): “Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum” dedi. “Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım.” Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: “Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?” “Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.” (Kehf Suresi, 32-38)
Yukarıdaki ayetlerde anlatılan bahçe sahibi, “Rabbime döndürülecek olursam” ifadesiyle, Allah’a ve ahiret gününe kesin bilgiyle iman etmediğini, ve bu konuda şüphe içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşın, kendisinin üstün bir mümin olduğu iddiasındadır ki Allah’ın kendisini cennetle ödüllendireceğinden emindir. Günümüzde bu zihniyete sahip kişilerin var olduğunu görmekteyiz. Bu kişiler Allah’a karşı samimiyetsiz bir tutum içinde olduklarını aslında için için kendileri de bilirler, fakat bu gerçek onlara hatırlatılmak istense bunu kabul etmeyip hemen kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar. Din ahlakını yaşamanın önemsiz olduğunu öne sürer, mahalledeki dindar görünümlü kişilerin aslında ne kadar namussuz, ahlaksız olduğunu iddia ederek kendilerini masum göstermeye uğraşırlar. Kalplerinin temiz olduğunu, kimsenin kötülüğünü istemediklerini, kimsenin malında, mülkünde, ailesinde gözleri olmadığını söyleyerek “iyi insan” olduklarını ispatlamaya kalkarlar. Dilencilere sadaka verdiklerini, komşuya ikramda bulunduklarını, senelerce gece gündüz çalıştıklarını, insanlara hizmet ettiklerini, bundan daha iyi Müslümanlık olmadığını savunurlar. Samimiyetsizliklerinin en büyük göstergesi ise, sahip oldukları sapkın din anlayışına dayanak bulmak için birtakım bahaneler üretmeleridir. Kendi yaşamlarını meşrulaştırmak için kullandıkları, “en büyük ibadet çalışmaktır”, “mühim olan kalp temizliğidir” gibi ifadeler en çok rastlanılan örneklerdendir. Bu ifadeler Kuran’da bildirildiği üzere din öne sürülerek Allah’a karşı yalan söylemekten ibarettir:
Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz? Hiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz? Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz mi var? Eğer doğru söylüyorsanız, öyleyse getirin kitabınızı. (Saffat Suresi, 154-157)
- Çifte standart mantıklar: İnsan, farklı bir kendini kandırma yöntemi daha geliştirmiş olabilir. Ölüm aklına geldiğinde sonsuza dek yok olacağını düşünür ve bunun dehşetiyle Allah’ın vaat ettiği sonsuz bir hayatın “var olabileceğine” yüzde elli ihtimal verir. Böylece kendi içinde bir nevi umut ışığı yakar. Öte yandan, Allah’ın kendisine yüklediği birtakım sorumluluklar olduğu aklına gelince de, diğer yüzde elli ihtimali düşünür. “Nasılsa toprak olup yok olacağım, ölümden sonra hayat yoktur” diyerek hesap verme, cehennem azabıyla karşılaşma gibi korku ve endişelerini bastırır. Her iki durumda da gaflet halinin ona verdiği bir nevi sarhoşluk hali içerisinde ölüm onu yakalayıncaya kadar yaşamını sürdürür.
Gafletin Sonucu
Önceki bölümlerde, ölüm, insana yaşadığı sürece kendini hatırlatır demiştik. Ya bu hatırlatmalar ona fayda verir ve birtakım konuları tekrar gözden geçirmesi, hayata ve olaylara bakış açısını yeniden düzenlemesi gerektiğini ciddi bir şekilde düşünmeye başlar. Ya da sözünü ettiğimiz savunma mekanizmaları devreye girer, kalbinin ve gözünün önündeki gaflet perdesi günden güne daha da kalınlaşmaya başlar. İşte inkarcıların bir kısmının yaşlanıp ölüme iyice yaklaştıkları halde, ölümü büyük bir sakinlikle, akılsızca bir rahatlıkla beklemeleri bu perdenin kalınlığının göstergesidir. Çünkü ölüm onlara artık yalnızca güzel ve tatlı bir uykuyu, huzur ve sakinliği, ebedi bir rahatlığı çağrıştırmaktadır. Oysa onları yoktan var edip yaratan, sonra öldürüp tekrar diriltecek olan Allah onlara azapla geçirecekleri ebedi bir hayatı, ebedi bir pişmanlığı ve mutsuzluğu vaat etmiştir. Onlar da bu gerçeği, tam ebedi uykuya dalacaklarını sandıkları ölüm anında bizzat görürler. Çünkü, ölümün bir yokoluş olmadığını, aksine kendileri için azapla dolu yeni bir dünyanın başlangıcı olduğunu anlarlar. Canlarını alan ölüm meleklerinin dehşet verici gelişi, o büyük azabın ilk habercisidir. Bu nedenle Kuran’da, ölümden sonraki yaşamı reddeden inkarcılardan söz edilirken “Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?” (Muhammed Suresi, 27) denir. Bu anda, inkarcıların ölümden önceki küstah ve kibirli tavırları yerini dehşet, pişmanlık, çaresizlik ve sonsuz bir acıya bırakır. Allah Kuran’da, bu durumu şöyle haber verir:
Dediler ki: “Biz yer (toprağın için) de yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeniden yaratılmış olacağız?” Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar edenlerdir. De ki: “Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbiniz’e döndürülmüş olacaksınız.” Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız” (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 10-12)
Ölümden Kaçış Yoktur
İnsan özellikle gençliğinde ölümü hiç aklına getirmek istemez. Bunu bir son olarak gördüğü için ölümün düşüncesinden bile kaçar. Düşünmemek onun için en rahat kaçış yoludur. Oysa fiziksel kaçış ölüme bir çare olmadığı gibi, ölümü aklına getirmekten kaçınarak ölümden kurtulabilmek de mümkün değildir. Dahası, ölümü aklına getirmemek de mümkün değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi insan, her gün önüne gelen gazetelerde mutlaka ölüm haberleriyle, ölüm ilanlarıyla karşılaşır. Yolda giderken bir cenaze arabasına rastlar ya da bir mezarlığın önünden geçer. Zaman içinde yakınları ve akrabaları ölür. Onların cenazelerine gittiğinde ve evlerini ziyaret ettiğinde, mutlak gerçekle yüzyüze kalır. Başkalarının, özellikle de sevdiklerinin ölümünü gördükçe, kendi sonunu düşünür. İnsan ne kadar direnirse dirensin, nereye sığınırsa sığınsın, nereye kaçarsa kaçsın, aslında farkında olmadan her an kendi ölümüne doğru koşar. Önünde başka bir kapı, tercih veya çıkış yolu yoktur. Geri sayım sürekli devam eder. Ne yöne dönerse ölüm onu oradan karşılar. Allah’ın kanununda bir değişme olmaz. Kaderde belirlenmiş bir anda ve yerde ölüm onu yakalar. Kuran’da, Allah bu gerçeği şöyle haber verir:
De ki: “Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah) a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma Suresi, 8) Her nerede olursanız ölüm sizi bulur, yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile... (Nisa Suresi, 78)
Bu nedenle insanın yapması gereken, kendini kandırmayı ya da gerçekleri göz ardı etmeyi bir kenara bırakıp Allah’ın kaderinde tespit ettiği süreyi en iyi şekilde değerlendirebilmektir. Bu sürenin ne zaman biteceğini de yalnız Allah bilmektedir.
GERÇEK ÖLÜM VE GÖRÜNEN ÖLÜM
Ruhun Ölümü (Gerçek Ölüm)
Nasıl öleceğinizi, ölümün nasıl bir şey olduğunu, ölürken neler olacağını hiç düşündünüz mü? Şimdiye dek, önce ölüp sonra da dirilerek insanlar arasına dönen ve neler görüp, neler hissettiğini anlatan hiç kimse olmamıştır. Bu nedenle ölümün nasıl bir durum olduğunu, bir insanın ölüm anında neler hissettiğini bilmemize teknik olarak imkan yoktur. Ancak insana hayatını veren ve zamanı gelince de geri alan Allah, ölümün nasıl gerçekleştiğini Kitabında bizlere bildirmiştir. Bu nedenle, ölümün nasıl gerçekleştiğini, ölmekte olan bir insanın gerçekte neler yaşayıp, neler hissettiğini ancak Kuran’dan öğrenebiliriz. Kuran’a baktığımızda ise oldukça önemli bir gerçekle karşılaşırız. Çünkü Kuran’da haber verilen ve tarif edilen ölüm, “tıbbi ölüm”den, yani diğer insanlar tarafından gözlemlenen ölümden çok farklıdır. Öncelikle, bazı ayetlerde ölüm anında, ölecek kişi tarafından görülen, fakat diğer insanlar tarafından gözlemlenemeyen olaylar yaşandığı bize haber verilir. Vakıa Suresi’nde şöyle buyrulmaktadır:
Hele can boğaza gelip dayandığında, Ki o sırada siz (sadece) bakıp, durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-85)
İşte bu ayetlerde bize ölüm hakkında çok önemli ve değişmez gerçekler haber verilir: Ölüm anında, ölen kişinin yaşadıkları ile dışarıda onu izleyen kişilerin gördükleri şeyler çok farklıdır. Örneğin hayatı boyunca iflah olmamış azılı bir inkarcı, dışarıdan bakıldığında, uykusu sırasında ölmüş gibi algılanabilir. Oysa o anda başka bir boyuta geçen ruhu, büyük acılar içinde ölümü tadmaktadır. Ya da tam tersine, acı çektiği sanılan bir müminin ruhu, bedeninden, melekler tarafından “güzellikle” ayrılır. Kısaca, “bedenin tıbbi ölümü” ile, Kuran’da tarif edilen ölüm gerçekte çok farklı olaylardır. İşte “tadılan” bu gerçek ölüm, az önce belirttiğimiz gibi inkarcılar için büyük bir azap, müminler içinse büyük bir nimet ve güzelliktir. İnkarcıların canlarının “zorluk” içinde çıktığı da Kuran’da bildirilir. Ayetlerde bu “zorluk” ayrıntılı olarak tarif edilir. - Ölüm anında inkarcının sırtına ve yüzüne vurularak canının alınması:
Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte böyle; çünkü gerçekten onlar, Allah’ı gazablandıran şeye uydular ve O’nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı. (Muhammed Suresi, 27-28)
- Ölümün şiddetli sarsıntıları ve meleklerin inkarcıya ölüm anında, ebedi azaplarını müjdelemeleri:
... Sen bu zalimleri, ölümün ‘şiddetli sarsıntıları’ sırasında meleklerin ellerini uzatarak onlara: “Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın, bugün Allah’a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz” (dediklerinde) bir görsen... (Enam Suresi, 93-94)
Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: “Yakıcı azabı tadın” diye o inkar edenlerin canlarını alırken görmelisin. Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir. (Enfal Suresi, 50-51)
Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, inkar eden bir kişinin ölümü kendisi için büyük bir azaptır. Dışarıdaki yakınları onun rahat yatağında huzurlu bir şekilde öldüğünü sanırlarken o, gerçekte, maddi ve manevi çok büyük bir azabın içine girmiştir. Ölüm melekleri, acı vererek ve aşağılayarak onun canını bedeninden çıkarırlar. Kuran’da, bu melekler, inkarcıların canlarını bedenlerinden, “ta en derinden acıyla sökerek çıkaranlar” (Naziat Suresi, 1) olarak tarif edilirler. Başka ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, “Son müdahaleyi yapacak kim” denir. Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır. (Kıyamet Suresi, 26-28)
İşte inkarcı, artık hayatı boyunca inkar etmiş olduğu o büyük gerçekle yüzyüzedir. Ölümle birlikte, yaşamı boyunca işlediği büyük suçun, inkarının cezasını çekmeye başlayacaktır. Meleklerin sırtına vura vura, canını en derinden sökerek almaları, kendisini bekleyen sonsuz azabın yalnızca çok hafif bir başlangıcıdır. Bunun aksine, ölüm, mümin için büyük bir mutluluk ve neşenin başlangıcıdır. Ruhu en derinden acıyla sökülen inkarcının aksine müminin ruhu, “yumuşacık çekip alanlar” tarafından (Naziat Suresi, 2), “güzellikle” ve “selamla” (Nahl Suresi, 32), adeta uykuda ruhun acısızca bedenden ayrılıp farklı bir boyuta geçmesi gibi alınır. Ölümün gerçeği işte budur. Dışarıdaki insanlar, yalnızca tıbbi ölümü bilirler; hayati fonksiyonları sona ermek üzere olan bir beden görürler. Ölen kimseyi seyredenler, ne onun yüzüne ve sırtına vurulduğunu, ne ayaklarının dolaştığını, ne de canının köprücük kemiğine dayandığını görürler. Bu görüntü ve hislerle yalnızca ölen kişinin ruhu muhatap olur. Oysa gerçek ölüm, dışarıda insanların göremeyeceği bir boyutta ölen kişi tarafından bütün yönleriyle “tadılmakta”dır. Bir başka deyişle, ölüm sırasında yaşanan olay, bir “boyut değişikliği”dir.
Müminin Ölümü: - Kaçınılmaz olduğunu bildiği ve yaşamı süresince hazırlık yaptığı ölümle karşılaşır. - Canını almaya gelen melekler ona selam verip, onu cennetle müjdelerler. - Melekler güzellikle canını alırlar. - Ruhu bedeninden yumuşakça çekilip alınır. - Arkasından gelecek müminleri müjdelemek, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve müminler için bir korku ve üzüntü olmadığını haber vermek ister. Ama buna izin verilmez.
İnkarcının Ölümü: - Hayatı boyunca kendisinden kaçıp durduğu ölümle buluşur. - Ölümü şiddetli sarsıntılar içinde olur. - Melekler, ellerini ona doğru uzatır ve onu alçaltıcı ve yakıcı bir azapla müjdelerler. - Melekler, yüzüne ve sırtına vura vura canını alırlar. - Ruhu en derinden acıyla sökülür. - Ruhu köprücük kemiklerine kadar çekilir ve son müdahale yapılır. - Canı o inkar içindeyken zorluk içinde çıkar. - Ölümle yüzyüze geldiği andaki imanı ve tevbesi kabul edilmez. -Gerçeği görmenin verdiği büyük pişmanlık içinde Allah’tan kendisini dünyaya geri çevirmesini ve kaybettiği ömrünü telafi etmeyi talep eder. Ama bu isteği kabul edilmez. Dışarıdaki insanların gördüğü “tıbbi ölüm”ün de insana ders veren çok önemli bir yönü vardır. Tıbbi ölümün insan bedenini yok edişi, insana çok önemli bazı gerçekleri kavrama fırsatı verir. Bu nedenle, gerçek ölümün ardından söz konusu tıbbi ölüme de değinmek, hepimizin bedenini bekleyen mezar hakkında biraz düşünmek gerekir.
Bedenin Ölümü (Dışarıdan Görünen Ölüm)
Ölüm anında ruh, bu dünyadaki insanların içinde yaşadıkları boyuttan ayrılırken, geride cansız bedenini bırakır. Deri değiştiren canlılar gibi, bu dünyadaki bedenini geride bırakır ve asıl hayatına doğru ilerler. Ancak geride kalan bedenin karşılaşacakları da ibret vericidir. Özellikle bu bedene hayattayken gereğinden fazla değer verenler için. Peki öldükten sonra bu bedenin başına neler geleceğini ayrıntılı olarak düşündünüz mü hiç? Bir gün öleceksiniz. Belki hiç beklenmedik bir şekilde. Ekmek almak için bakkala giderken yolda bir araba kazası geçireceksiniz. Ya da amansız bir hastalık hayatınıza son verecek. Veya bir anda kalbiniz duracak. Böylece ölümü tatmaya başlayacaksınız. Bu andan itibaren de, bedeninizle hiçbir ilişkiniz kalmayacak. Hayat boyu “ben” dediğiniz ve sahiplendiğiniz o beden, sıradan bir et parçası haline gelecek. Ölümünüzle birlikte bedeninizi başka insanlar taşımaya başlayacaklar. Etrafta ağlayanlar, “daha dün buradaydı”, “dağ gibi adamdı” diyenler olacak. Sonra o bedeni alıp evin bir odasına, belki de morga koyacaklar. Orada bir gece bekleyecek. Ertesi gün gömme işlemleri başlayacak. Cansız bedeni alıp gasilhaneye götürecekler. Görevli, kaskatı kesilmiş olan bedeninizi soğuk suyla yıkayacak. Ancak bu aşamada ölümün izleri de bedende aşikar hale gelecek. Morarmalar başlayacak. Daha sonra bedeni beyaz bir bezle, kefenle saracaklar. Sonra da tahta tabuta koyup üstüne yeşil bir örtü örtecekler. Cenaze arabası gelecek, tabutu devralacak. Araba mezarlığa doğru ilerlerken, yolda hayat devam edecek. Bazı insanlar cenaze geçiyor diye saygı gösterecek, çoğu kendi işine bakacak. Sonra mezarlığa gelinecek. Tabut, sizi sevenler ya da seviyor gibi görünenler tarafından ellerde taşınacak. Etrafta muhtemelen yine ağlayanlar, sızlananlar olacak. Sonra o kaçınılmaz yere, mezara gelinecek. Üstünde sizin isminiz yazılı... Bedeni tabuttan çıkarıp beyaz kefenle birlikte mezarın içine atacaklar. Ve sonra son iş yapılacak. Ellerine kürek alanlar, beyaz kefenin içindeki bedenin üzerine toprak atmaya başlayacaklar. Kefenin ağzını açıp içine de toprak atacaklar. Ağzınıza, burnunuza, boğazınıza, gözlerinize topraklar dolacak. Topraklar yavaş yavaş kefeni örtecek. Biraz sonra işleri bitecek ve gidecekler. Mezarlık her zamanki derin sessizliğine bürünecek. Gidenler, kendi hayatlarına geri dönecekler, ama gömülen beden için artık hayatın hiçbir anlamı kalmamış olacak. Dünyadaki hiçbir güzellik, hiçbir güzel ev, güzel insan, güzel manzara artık o beden için bir şey ifade etmeyecek. Bedeniniz, hiçbir dostunuzla artık görüşemeyecek. Beden için var olan tek şey, artık yalnızca toprak ve onun içindeki bakteri ve kurtlar olacak.
Öldükten Sonra Ne Hale Geleceğinizi Hiç Düşündünüz mü?
Zaten gömülmenizle birlikte bedeniniz hem içten hem de dıştan gelen etkilerle hızlı bir parçalanma sürecine girecek. Vücutta oksijen kalmayacağından, bir süre sonra mikroplar faaliyete geçerek bedene yayılacaklar. Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek ve bu şişlik vücudun her tarafına yayılarak, bedeni tanınmaz hale getirecek. Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı ağızdan ve burundan kanlı köpükler gelmeye başlayacak. Çürüme ilerledikçe kıllar, tırnaklar, avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılacaklar. Bu dış değişmeyle beraber, iç organlarda da (akciğer, kalp ve karaciğerde) çürüme başlayacak. En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek; karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatacaklar ve bedenden tahammül edilmez derecede pis kokular yayılacak. (Ölü insan kokusu, dünyanın en iğrenç kokusularındandır.) Bu süre içinde kafadan başlamak üzere, adaleler de yerlerinden ayrılacak. Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen dökülecek ve iskelet gözükmeye başlayacak. Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü alacak, kemikler bağlantılarından ayrılacak ve iskelet dağılmaya başlayacak... Bu olay, ceset bir toprak ve kemik yığını haline gelene kadar böylece devam edecek. “Ben” sandığınız bedeniniz böylelikle korkunç ve iğrenç bir şekilde yok olacak. Geride kalanlar sizden söz ederken, topraktaki tüm kurtlar, böcekler ve bakteriler sizin etlerinizi kemirecekler. Eğer bir kaza sonucunda ölür de, gömülmezseniz, o zaman çok daha feci bir manzara ortaya çıkacak. Bedeniniz, sıcak havada açıkta kalmış bir et gibi, kurtlanacak, birkaç gün içinde bir kurt yumağı haline dönüşecek. Kurtlar, son et parçasını da yiyene kadar iskeletin kıvrımları arasında dolaşacaklar. Böylece “en güzel bir biçimde” yaratılmış olan insan hayatı, olabilecek en korkunç biçimde sona erecek. Peki neden? İnsan vücudunun öldükten sonra bu hale getirilmesi Allah’ın dilemesiyledir. Ve bunun çok büyük bir hikmeti vardır. İnsan, kendisinin aslında bedenden ibaret olmadığını, bedeninin yalnızca kendisine giydirilmiş geçici bir kılıf olduğunu, bu korkunç sonu görerek anlamalı, bedenin ötesinde bir varlığı olduğunu hissetmelidir. İnsan, sadece bedenden ibaret olamayacağını, bedenin ötesinde onu bir araç olarak kullanan ruhun var olduğunu anlamalıdır. Allah kendini “et ve kemikten” ibaret sanan insana, belki de bunun bir aldanış olduğunu kavratmak için böyle ibret verici bir son hazırlamıştır.
Ölüme Hazırlık Yapmak
Bu dünya insanların eğitim yeridir. Allah insanlara dünyada çeşitli sorumluluklar yüklemiş ve onlara gözetmeleri gereken sınırları bildirmiştir. İnsan, bu sınırları gözettiği, emredilenleri yerine getirip, yasaklanan şeylerden sakındığı ölçüde ruhen olgunlaşır, aklı ve şuuru gelişir. Başına gelen olaylara sabretmesini, hiçbir durumda Allah’ın dininden taviz vermemeyi, her durum karşısında Allah’a yönelip dönmeyi, yalnız O’ndan yardım istemeyi öğrenir. Allah’ı gereği gibi takdir etmeyi, O’na karşı içli bir sevgi ve saygı dolu bir korku duymayı öğrenir, Allah’a karşı katıksız bir iman ve tam bir teslimiyet kazanır. Allah’ın yarattığı nimetlerin değerini gerçek manada anlar ve bu sayede Allah’a karşı olan şükrü, sevgisi, yakınlığı ve hayranlığı artar. Sonuçta, Allah’ın beğendiği üstün akla ve ahlak özelliklerine sahip ideal bir mümin haline gelir. Bu şekilde her yönüyle mükemmel yaratılmış olan cennete girmeye layık bir insan haline gelir. Kısaca, Allah’ın özel olarak yarattığı bu hikmetli olay dünyadaki eğitimin bir parçası olan imtihan ortamının sırrını içerir. İnsan bu dünyada başına gelen sayısız olaylarla sınanır ve bu imtihandaki başarısı oranında ebedi hayatında ceza veya mükafata kavuşur. Hiç kimse kendi imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez. Ölüm, Kuran’da bizlere bildirildiği gibi “süresi belirtilmiş bir yazıdır”. (Al-i İmran Suresi, 145) Bu süre bazen uzun, bazen de kısadır. Aslında en uzun olarak tanımladığımız süre bile nadiren 70 ya da 80 senenin üzerine çıkabilir. Bu nedenle, uzun yaşama hesapları yapmak yerine insan, Allah’a karşı sorumlu olduğunu ve hesap gününde bütün yaptıklarının hesabını vereceğini bilerek, Kuran’ın ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetinin rehberliğinde ve onun gösterdiği yola uygun olarak yaşamalıdır. Aksi halde, sonsuz hayatı için bir hazırlık yapmaması, bunun için kendisine tanınan bu tek ve son fırsatı kaçırması ve ebediyen cennetten mahrum kalması kendisi için gerçekten de çok acı bir durum olur. Ebediyen cennetten mahrum olan biri sonsuz azap mekanı olan cehenneme gidecek bir ahlak gösteriyor demektir. Bu nedenle dünyada boşa geçen her saniye hem çok büyük bir kayıp hem de çok acı bir sonuca doğru atılan yeni bir adımdır. Madem gerçek budur, öyleyse bu gerçeğin dünyadaki herşeyden daha önemli olduğunu iyi anlamak gerekir. İnsanın, hayatında karşısına çıkacak muhtemel olaylar için önceden hazırlık yaptığı gibi, hatta daha da fazla, ölüm ve sonrası için benzeri bir hazırlık yapması en mantıklı hareket olacaktır. Her insan ölümden sonra karşılaşacağı olaylarla da tek başına muhatap olacaktır. Ebedi kurtuluşu isteyen insanlara, Allah Kuran’da şöyle emreder:
Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir. (Haşr Suresi, 18-19)
-2- KIYAMET
… insan, önündeki (sonsuz geleceği)ni de ‘fücurla sürdürmek ister.’ “Kıyamet günü ne zamanmış” diye sorar. Ama göz ‘kamaşıp da kaydığı,’ Ay karardığı Güneş ve Ay birleştirildiği zaman; insan o gün: “Kaçış nereye?”der. Hayır, sığınılacak herhangi bir yer yok. O gün ‘sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)’ yalnızca Rabbinin Katıdır. (Kıyamet Suresi, 5-12)
GİRİŞ
Ahirete İman Ahiret inancı, Kuran’da imanın temel şartları arasında sayılan son derece önemli bir konudur. Allah, Fatiha Suresi’nin başında Kendi sıfatlarını bildirirken, Rahman ve Rahim isimlerinin hemen ardından Kendisi’nin “Din gününün Maliki” (Fatiha Suresi, 3) olduğunu haber verir. Bir sonraki sure olan Bakara Suresi’nin hemen üçüncü ayetinde de müminlerin “gayba”, yani görmediklerine, duyularıyla algılayamadıklarına iman ettiklerini bildirir:
Onlar, gayba inanırlar... (Bakara Suresi, 3)
Ölümden sonra dirilme, kıyamet, cennet, cehennem gibi olaylar, kısaca ahiret hep bu “gayb”ın içerisinde yer alır. Nitekim Bakara Suresi’nin 4. ayetinde de, “... ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar” ifadesiyle Rabbimiz “ahirete iman” konusunun önemini tekrar hatırlatır. Kuran’da bildirilen şekilde bir ahiret inancı, insanın samimi ve gerçek bir mümin olduğunun çok büyük bir kanıtıdır. Çünkü ahirete iman eden bir kişi zaten Allah’a, O’nun kitabına ve Resulüne de kayıtsız şartsız iman etmiş demektir. Bu kişi Allah’ın herşeye gücünün yettiğini, sözünün doğru, vaadinin de hak olduğunu bilir, dolayısıyla ahiretten hiçbir şüphe duymaz. Henüz bu gerçekleri görmediği, bunlara bizzat şahit olmadığı halde Allah’a olan imanının, O’na duyduğu güvenin ve kendisine verilmiş olan aklın doğal bir sonucu olarak, adeta görüyormuş gibi bunlara iman eder. Ahirete karşı şüphelerden arınmış, kesin bir iman, Allah’ın varlığına ve O’nun Kuran’da bildirdiği tüm sıfatlarına iman ettiğini, Allah’a tam bir güven ve teslimiyeti olduğunu ve O’nu gereği gibi tanıyıp takdir ettiğini de gösterir. Gerçek bir imana sahip olmak kesin bilgiye dayanan bir ahiret inancı ile mümkündür. Allah Kuran’ın birçok ayetinde inkarcıların ahireti tanımadığını, onun gerçekleşeceğine inanmadıklarını bildirir. Aslında bunları söyleyenlerin pek çoğu Allah’ın varlığına inanan kimselerdir. Ancak inkarcıların en çok yanılgıya düştükleri konu Allah’ın varlığı değil, Allah’ın sıfatlarıdır. Kimisi Allah’ın herşeyi en başta yaratıp bıraktığını, daha sonra olayların kendi başına gelişip devam ettiğini; kimisi Allah’ın insanı yarattığını fakat insanın kendi kaderini kendisinin belirlediğini; kimisi Allah’tan gizli olan fiiller, düşünceler yapabileceğini; kimisi de Allah’ın var olduğunu, ancak dinin gerekli olmadığını savunur… Allah bu sonuncu düşünceyi, yani Allah’ın var olup dinin yaşanması gerekmediğini savunanları Kuran’da şöyle haber verir:
Onlar: “Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler... (Enam Suresi, 91)
Ayetten anlaşıldığı gibi bazı insanların imansızlığının temelinde Allah’ın varlığını kesin bir reddetme değil, Allah’ı gereği gibi takdir edememe, dolayısıyla da ahireti inkar etme vardır. Yoksa inkarcılar arasında, bir Yaratıcıyı kesin bir yargıyla reddedenlerin oranı oldukça düşüktür. Bunların bile çoğu içlerinde sürekli bir şüphe duygusuyla yaşar. Allah’a şirk koşan ve ölümden sonra dirilmeyi, hesap gününü, cenneti, cehennemi inkar edenlerin durumu birçok ayette haber verilir ve ahirete iman konusu özlü olarak açıklanır. Ahiret, her ne kadar bu dünyada beş duyumuzla idrak edemeyeceğimiz bir gerçekse de Allah bu gerçeği aklımızla kavramamız için sayısız delil yaratmıştır. Zaten dünyadaki imtihan ortamının bir gereği olarak, önemli olan bu gerçeklerin duyular vasıtasıyla değil, akıl ve vicdan yoluyla kavranmasıdır. Normal bir insan biraz düşündüğünde kendisi dahil, etrafındaki hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığını, herşeyin, Yaratıcımız’ın sonsuz gücü, bilgisi, isteği ve kontrolünde gerçekleştiğini rahatlıkla görür. Bunun sonucu olarak ahiretin yaratılmasının da Allah için çok kolay olduğunu ve bunun Allah’ın hikmetli ve adaletli yaratması olduğunu kavrar. Ancak durum bu kadar açıkken, tüm hayatını kendi heva ve hevesi, nefsani arzuları peşinde, Allah’ın emirlerine isyan içinde geçiren bir insan, ölümden sonra dirilmek, hesap günüyle karşılaşmak ve yaptıklarının karşılığını görmek istemez. Bu nedenle her ne kadar ahiretin varlığına ihtimal verse bile vicdanını örtme ve kendini kandırma yolunu seçer. Bu gafil ruh halindeki bir inkarcı artık ölümden sonra dirilmeyi ve ahireti reddedebilmek için akıl ve mantıktan uzak, tutarsız ve tek aşamalı örnekler vermeye başlar. Kuran’da böyle kişilerin inkar edebilmek için verdiği bir örnek şöyle bildirilmektedir:
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: “Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?” (Yasin Suresi, 78)
Oysa, yalnızca bir kaçıştan ve kendini kandırmaktan öte bir amacı olmayan bu sorunun cevabı aslında çok açıktır. Allah şöyle buyurmuştur:
De ki: “Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.” (Yasin Suresi, 79)
Allah, bu şekilde tutarsız örnekler vermenin ahireti inkar edenlere özgü bir özellik olduğunu da Kuran’da bildirmektedir:
Ahirete inanmayanların kötü örnekleri vardır, en yüce örnekler ise Allah’a aittir. O, güç sahibi olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Nahl Suresi, 60)
Bazıları da örneklerini geliştirip detaylandırarak iddialarını daha mantıklı hale getirdiklerini sanırlar. Oysa her söyledikleri akılsızlıklarını daha da açığa çıkarır. Allah bir ayetinde bu kişilerle ilgili şöyle buyurmuştur: Derler ki: “Biz çukurda iken, gerçekten biz mi yeniden (diriltilip) döndürüleceğiz? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz zaman mı?” Derler ki: “Şu durumda, zararına bir dönüştür bu.” (Naziat Suresi, 10-12)
Nahl Suresi’nde ise iman etmeyenlerin ahireti inkar etmelerindeki ısrar şöyle haber verilir:
Olanca yeminleriyle: “Öleni Allah diriltmez” diye yemin ettiler. Hayır; bu, O’nun üzerinde hak olan bir vaaddir, ancak insanların çoğu bilmezler. (Nahl Suresi, 38)
Heva ve heveslerini ilah edinerek, vicdanlarını örten ve böyle örneklerle kendilerini de kandıran insanların konumlarını Allah Kuran’da şöyle bildirir:
Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Kuran’ın bir başka ayetinde de bu kişilerin durumu şöyle tarif edilir:
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? Dediler ki: “(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi “kesintisi olmayan zaman (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor.” Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar. (Casiye Suresi, 23-24)
EVRENİN ÖLÜMÜ
Kuran’da bizlere, evrendeki tüm yaratılmışların yanında, evrenin kendisinin de bir ölümü olduğu haber verilir. Ölümlü olan yalnızca insan değildir. Tüm hayvanlar ölür, bitkiler de ölür. Hatta gezegenler ve yıldızlar da ölür. Ölüm evrendeki tüm yaratılmışların ortak kaderidir. Allah Katında ezelde belirlenmiş olan bir günde tüm insanlar, canlılar, Dünya, Güneş, Ay, yıldızlar, kısacası tüm maddesel varlıklar yok olacaktır. Kuran’da bu güne “kıyamet” (kalkış günü) adı verilir; bu gün, “insanların, alemlerin Rabbi için kalkacağı gün”dür. (Mutaffifin Suresi, 6) İnsanın ölümünün dehşet verici oluşu gibi, evrenin ölümü olan kıyamet de dehşet vericidir. O gün, önceden inanmamış olanlar, Allah’ın azametini, kudretini ilk kez, hem de çok büyük bir şiddetle hissedeceklerdir. İşte bu nedenle kıyamet, inkarcılar için başlı başına büyük bir azap, bir dehşet, pişmanlık, acı ve şaşkınlık günüdür. Kıyameti gören insan, hiçbir şekilde tarif edilemeyecek, dünyadaki tüm korkulardan yüzlerce kat şiddetli olan bir korkuya kapılacaktır. Kuran’da, kıyametin aşamaları, bu büyük olayın nasıl gerçekleşeceği ve bunu gören insanların ne hale geleceği tarif edilir.
Sur’a İlk Üfleniş
Kıyametin başlangıcı Sur’a üfürülmesi ile olur. Bu, dünyanın ve bütün evrenin toplu yıkımının ve sonun başlangıcının işaretidir. Artık geriye dönüş yoktur. Bu, dünya hayatının tamamen bitip herkes için gerçek hayatın, yani ahiretin başladığının sesidir. Bu ses, inkar edenlerin kalplerinde kesintisiz ve sonsuza dek taşıyacakları korku, dehşet, yılgınlık ve şaşkınlığı başlatan ilk sestir. İman etmeyenlerin bundan böyle, sonsuza değin geçirecekleri zorlu günlerin başladığının habercisidir. Müddessir Suresi’nde kıyamet gününün inkarcılar için nasıl bir an olduğu şöyle haber verilmiştir:
Çünkü o boruya (Sur’a) üfürüldüğü zaman. İşte o gün, zorlu bir gündür. Kafirler içinse hiç kolay değildir. (Müddessir Suresi, 8-10)
Sur’a üfürülmesi, elbette ki inkarcılarda büyük bir dehşet ve huzursuzluk yaratacaktır. Kaynağı görülemeyen, algılanamayan, tanımlanamayan ürperti verici bir ses, tüm dünyayı kaplayacak, insanlar büyük bir olayın başladığını hissedeceklerdir. Sur’un sesini duymanın verdiği huzursuzluk, giderek panik ve dehşete dönüşecektir. Sur’a üfürülmesinden sonra birbiri ardına gelecek olan olaylar ise, bu dehşeti hayal edilemeyecek bir seviyeye çıkaracaktır.
Yeryüzünün Yıkımı
Kuran’da bildirildiğine göre, Sur’a üfürülmesini büyük bir sarsıntı ve kulakları patlatırcasına gelen bir gürleme takip eder. Bu anda insanlar artık korkunç bir felaketle karşı karşıya olduklarını anlamışlardır. Dünyanın ve yaşamın yok olmakta olduğu iyice ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de dünya üzerindeki şeylerin değeri bir kaç saniye içinde sıfıra iner. Kıyametin yalnızca gürültüsü bile insanlar arasındaki bütün dünyevi bağları kopartıp parçalamaya yeterli olur. İnsanlar, artık yalnızca bir kaçıp kurtulma duygusuyla dolmuşlardır. Korku her yeri kaplamış, herkes kendi derdine düşmüştür:
Fakat “kulakları patlatırcasına olan o gürleme” geldiği zaman, kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar. Annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından. O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır. (Abese Suresi, 33-37)
Yerin, şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldıktan sonra yaratıldığından beri içinde barındırdığı, artık hiçbir anlam ve değeri kalmayan hazinelerini ve sırlarını dışarı çıkaracağı Kuran’da haber verilir:
Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, yer ağırlıklarını dışa atıp-çıkardığı ve insan: “Buna ne oluyor?” dediği zaman; o gün (yer), haberlerini anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir. (Zelzele Suresi, 1-5)
Korkunç bir gürültü, ardından yerin şiddetle sarsılması ve bir de yeraltındaki maddelerin volkanik patlamalarla her yandan dışarı boşalması, dünya üzerindeki herşeyin değerini bir anda yok etmiştir. İnsanlar bu ana kadar bu şeylere çok önem vermektedirler. Örneğin evleri, işyerleri, arabaları, tarlaları onlar için çok önemlidir. Tüm hayatlarını iyi bir ev satın alıp içinde oturmak üzerine kurmuş olabilirler. Ancak bunların ne kadar geçici amaçlar olduğu kıyametin daha ilk dakikalarında ortaya çıkar. İnsanların hayatlarını adadıkları yapılar, kağıttan bir ev gibi bir anda yıkılıp yok olur. Hayatını içinde çalıştığı şirkette yükselmeye adamış olan bir insan, artık bir hiç haline gelmiştir. Bir ülkede iktidarı ele geçirmek için çaba harcamış olan bir başkası da aynı korkunç durumdadır. Çünkü artık ortada ülke kalmamıştır... Allah rızası için yapılmış ibadetler dışında herşey anlamını yitirmiştir. Kuran’da bildirildiği gibi, “O, ‘herşeyi batırıp gömen büyük-felaket’ (Kıyamet) geldiği zaman. O gün, insan, neye çaba harcadığını düşünüp-anlar. Görebilenler için cehennem de sergilenmiştir.” (Naziat Suresi, 34-36)
- Dağların Parçalanışı Kıyamet günü yaşanan felaketler hayal gücünün alamayacağı niteliktedir. Yeryüzündeki en sağlam yapılar olan heybetli, sarsılmaz dağlar yerlerinden oynatılıp yürütülür; köklerinden savrulur, yakılır, paramparça edilirler. En ufak bir depremde paniğe kapılan, kimi zaman bütün bir geceyi korkudan sokakta geçiren insanlar için, gözlerinin önünde dağların yerinden oynatıldığı türden bir felaket dayanılabilecek gibi değildir. Kuran’da dağların kıyamet günündeki durumları şöyle tasvir edilir:
Artık Sur’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği. Yeryüzü ve dağlar yerlerinden oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan kıyamet) artık vuku bulmuş (gerçekleşmiş)tur. (Hakka Suresi, 13-15) Şüphesiz o hüküm (fasl) günü, belirlenmiş bir vakittir. Sur’a üfürüleceği gün, artık siz dalga dalga geleceksiniz. O sırada gök açılmış ve kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, artık bir serap oluvermiştir. (Nebe Suresi, 17-20)
Dağlar, yürütüldüğü zaman. Gebe develer, kendi başına terk edildiği zaman. Vahşi-hayvanlar, toplandığı zaman. (Tekvir Suresi, 3-5)
Ve dağların ‘etrafa saçılmış’ renkli yünler gibi olacakları (gün). (Kaaria Suresi, 5)
O gün, taş, toprak ve kayalardan meydana gelen kapkara dağları bile rengarenk yün parçaları gibi etrafa savuran sınırsız, kahredici bir güç vardır. İnsan bu gücün, “doğanın gücü” olmadığının artık çok iyi farkındadır. Bir zamanlar ilah edindiği, müstakil bir güç sahibi zannederek isim taktığı “tabiat ana”, kendi yok oluşuna bile çare bulamamaktadır. Allah’ı gereği gibi takdir edemeyip inkar eden insanlar kıyamet günü hayatları boyunca yanlış yerlere atfettikleri bu gücün gerçek sahibinin kim olduğunu anlarlar. Ama bu, artık onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Yaşamları boyunca akıl ve vicdanlarıyla anlayamadıklarıı gerçeği, şimdi dehşetle anlayacaktır. Bu dehşet, o gün, canlı cansız tüm varlıkları sarmıştır. Kıyamet günü yaşanan her sahneye bu korku ve dehşet hakimdir. İnsan, hayvan ve tabiat, hepsi bu ortak korku altında ezilirler. Artık ne dağlar bildiğimiz heybetli dağlar, ne deniz alıştığımız engin deniz, ne de gök o eski sınırsız, erişilmez göktür. Güneş, yıldızlar, bütün evren kıyametin sarsıntısıyla kuşatılmış, kendilerini yaratana boyun eğmiştir. Koskoca dağlar kumdan kaleler gibi ufalanırlarken, bu dağların, denizlerin, yıldızların yanında çok daha küçük ve aciz olan insan ise, korku ve telaşının içinde ezilecek, büyük bir yıkım yaşayacaktır. O günün dehşetinden yalnızca Allah’tan korkup sakınan, O’na iman etmiş ve hayatı boyunca Kuran’a bağlı yaşamış olanlar korunacaktır. Bu Allah’ın Kuran’da vaat ettiği bir gerçektir:
Sur’a üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği kimseler dışın |